22 Nisan 2021

Dindarlar ve mağdur edebiyatı

Son 18 yılda muhafazakar kesim için atılan demokratik adımları aktarmadan önce geçmişe şöyle bir bakalım.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasından yıkılışına kadar geçen zaman içinde devlet için millet için atılan her adımın, çıkılan her seferin bir numaralı motivasyonu İslam Dini esasları iken Cumhuriyet dönemi Türkiyesinin bir kesimi İslam dini esaslarının konuşulmasından nefret ediyordu. Cumhuriyet’in kuruluşunda; hem Osmanlı coğrafyasındaki hem tüm dünyadaki Müslümanlar canıyla, kanıyla, malıyla ve mülküyle destek verdiği halde sonra itilip hor görülmeye başlandı. Yeni kurulan Cumhuriyet dönemi ile aşırı güvenlikçi, katı laik politikaları özellikle muhafazakar kesim başta olmak üzere her kesime baskı olarak dönüyordu. Batının kılığı, kıyafeti, medeni kanunu, alfabesi olduğu gibi alınıyor ve kabul edemeyenler İstiklal mahkemeleri aracılığıyla idam ediliyordu. Özellikle Doğu'da ve Anadolu’da vatan için can veren, vücudunun bir kısmını cephede bırakanlar, büyük bir hayal kırıklığı ve kırgınlık hissediyordu. Tüm medreseler, tekkeler, dergahlar kapatılırken hilafet de kaldırıldı. İslam dini esasları, adeta ülkenin zihninden siliniyordu.

CUMHURİYET DÖNEMİ, DEĞERLERİ DEĞİŞTİRDİ

Müslümanları namaza davet eden ezanın dilinin değiştirilmesinin ardından İstanbul Fethi'nin simgesi Ayasofya, müzeye çevrildi. Bunların yanı sıra halka seçmeleri için kendilerine soluk aldıracak ikinci bir parti seçeneği bile verilmiyordu. Demokrat Parti, ikinci parti olarak seçime girip usulünce seçim yapılana kadar halk, devletten gelene sabır gösterdi. 1950 yılında iktidara geçen Demokrat Parti, ezanı aslına döndürme kararı alarak halkın gönlüne bir kez daha girdi. Demokrat Parti'nin ekonomi, demokrasi alanında adımlar attığı on yılın ardından cunta zihniyeti 27 Mayıs Darbesi 'ni gerçekleştirdi. 27 Mayıs Darbesi ,Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe oldu. Aslında bağlılıklarını bildirdikleri rejimi; yıkmakta mahsur görmeyen bu 27 Mayıs Darbesi, her 10 yılda bir tekrar denendi. Türk milleti adına, Cumhuriyet dönemi kazanımlarını korumak, laik demokratik sisteme bağlılıklarını göstermek için Cumhuriyet dönemi rejimini birden çok kez yıktılar. Her darbenin ardından darbeyi yapan cuntacıları koruyan anayasalar yapıldı. Kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl sahibi sanan azınlığın her darbede doğrudan dahli ya da desteği bulunuyordu. Vesayet sistemi yılmaz bekçileri, Cumhuriyet dönemi değerlerinin garantörleri; ilk darbe sonunda özenle kurulan anayasal kurumlar eliyle seçilmeden devleti yönetme gücünü elde etmişti. Her dönem Cumhuriyet’e ve demokrasiye en büyük düşman olarak muhafazakar kesimi işaretleyen vesayet sistemi, bir türlü seçecek ya da seçilecek olgunluğa ulaşmayacak cahil halkın vasileri oldu.

90'lı yıllarda koalisyon ortağı olan muhafazakar kesim adına bir parti, vesayet sistemi konusunu tekrar alarma geçirdi. Öncelikle Anayasa’da Kılık Kıyafet Kanunu’nda belirtilmemiş olsa da üniversitede başörtüsü ile eğitim gören kız öğrenciler hedefe konuldu. Başörtüsü, Cumhuriyet'i her an yıkabilir algısıyla vesayet sistemi ana bileşenlerinden olan bazı üniversitelerin öğretim görevlileri de harekete geçti. Başörtülü olan öğrenciler üniversite kapılarından içeri sokulmadı. İlk kayıtta başörtüsü olanlar ikna odalarında arındırma işlemlerine tabi tutuldu. İsrail’in Filistin’e zulmü anıldığında tanklarla meydanlara çıkılırken Batı Çalışma Grubu da “irticacı” avlıyordu. Adeta subayların dizinde bozulan ütü izini takip ediyor, eşi başörtülü olmak suretiyle muvazzaflar tespit ediliyordu. Umre’ye, Hacca giden ordu mensupları tek tek fişlenerek irtica ile mücadele başlığı altında ordudan ihraç edildi. Bu sırada Doğu ve Güneydoğu’da PKK bölgeden beslenmeye, FETÖ orduya sızmaya devam ediyordu. Ardından gelen 28 Şubat Kararları ile ülke çok büyük zarar gördü. Muhafazakar kesim öğrencileri, memurlar, iş adamları hatta ortaokul öğrencileri fişlendi. Çoğunun eğitim hayatı sonlandı ve çoğu ömrünü hapislerde geçirdi. İmam Hatip liseleri tercih edilmesin diye çıkarılan katsayı uygulaması hem İmam Hatip liselerinin hem de meslek liselerinin üzerinden adeta tırpanla geçildi. Aynı zamanda bankaların içi boşaltıldı ve ülke ekonomisine milyarlarca dolar zarar verildi. 28 Şubat’ın  mimarlarından biri “bin yıl sürecek” dedi. Ayrıca o dönemin bir parti lideri de verdiği röportajda ‘’Demokrasiye balans ayarı yapıldı” sözlerini kullandı. Ancak 2002 yılı Kasım ayında yapılan genel seçimler ile o bin yıllık hayal yıkıldı.

Vesayet sistemi adamlarının yeni hükümetin dindar Başbakanı için her gün niyet okumaları ve tahmin yürütmeleri, bazı zamanlar akıllara seza boyutlara vardı. Muhafazakar kesim yaşam tarzına zerre saygı göstermeyenler, hükümete hak hukuk istikameti çiziyordu. Her gün hükümetten seküler laik kesim için garanti isteniyor, onların yaşam tarzı kırmızı çizgi olarak gösteriliyordu.

BAŞÖRTÜLÜ OLMAK SORUN OLMAKTAN ÇIKIYOR

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştığında bir gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde e-muhtıra yayınlandı. 27 Nisan e-muhtırasında “Sözde değil, özde laik” bir cumhurbaşkanı vurgusu ile seçilmiş siyasete parmak sallanıyordu. Ancak ertesi gün tarihte bir ilk yaşandı ve Hükümet e-muhtıraya “Demokratik bir ülkede emrimiz altında olan bir kurum bunu talep edemez, bu haddi aşmaktır” manasına gelen sert bir cevap verdi. Cumhurbaşkanı adayının eşinin başörtülü olmak ihtimaline bile tahammül yoktu. Bir yıl sonra sözde Cumhuriyet dönemi değerlerine bağlılık için Cumhuriyet yürüyüşleri organize edildi, akademisyenler ‘ordu göreve’ pankartları altında boy gösterdi. En yüksek kesim olduğu iddia edilen eğitimciler, cunta ile yönetilmeyi talep ederken hükümetteki partiye kapatma davası açıldı. Kapatma davasının delilleri magazin sayfalarından, gazete kupürlerinden toplanmasına rağmen AYM o davayı kabul etti.

Başörtüsü meselesinin çözümü için 411 milletvekilinin onay verdiği düzenlemeye ertesi gün vesayet sistemi medyası tarafından “411 el, kaosa kalktı” manşeti atıldı. Şubat 2008’de AYM’ye giden başörtülü olmak mevzusu reddedildi. Her demokratik adımın  ardından gelen darbeler, muhtıralar yüzünden sadece katı laik vesayet sistemi kafası değil görünüşte muhafazakar kesimde yapılan değişimlerden endişeleniyordu. Seksen yıllık sindirilmiş olmanın da etkisi vardı bu endişede.

2010 yılında YÖK, üniversitelere yolladığı bir genelge ile başörtülü olmak suretiyle öğrencilerin dersten çıkarılması uygulamasına son verdi. Böylelikle yeni bir devrin ilk adımları atılmış oldu.

Son 18 yılda vesayetle, manşetlerle savaşılarak atılan demokratik adımların her biri için hafıza tazelemek zorunlu oldu bu günlerde. Bir diğer değişle zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var. Toplum olarak konfora doğmadığımızı hatırlamalıyız.